Saturday, October 14, 2006

 

Ali Bayramoğlu

Orhan Pamuk’a neden Nobel verildi?

Orhan Pamuk’un Nobel Edebiyat Ödülü’nü alması ne yazık ki korkulan tartışmalara zemin hazırladı.

Aşırı siyasileşmiş bir siyasi kültürün, hiçbir şeyi siyasetten bağımsız ele alamayan bir anlayışın derin faydacılığı tekrar ortaya çıktı.

Ne kadar farkındayız bilemem, ama zaman zaman kendisini sokan bir akrep haline dönüyoruz…

Orhan Pamuk Nobel Ödülü’nü neden aldı? Orhan Pamuk Nobel Ödülü’nü neden şimdi aldı?

Sorulan sorular bunlar…

Kestirme yanıt şu: “Orhan Pamuk Ermeniler soykırıma uğradılar ve bir milyon Ermeni öldürdük dediği için bu ödülü aldı. Ödülün açıklanması, Fransız Meclisi’nin ‘Ermeni soykırımını inkara ceza öngören’ yasayı onaylamasına özellikle denk getirildi…”

Dünyanın en saygın ve en prestijli ödüllerinden birisi olan, hemen her edebiyatçının “hülya kale” olarak değerlendirdiği Nobel Edebiyat Ödülü, bu mantığa göre Türkiye’ye yöneltilen bir silahtan başka bir şey değil.

Şimdi sorulara farklı ve gerçekçi yanıtlar arayalım.

Soru 1: Orhan Pamuk Nobel Ödülü’nü neden aldı?

Orhan Pamuk’un 1980′li yıllardan bu yana bırakın uluslararası çapta adam ve eser üretmeyi, ulusal düzeyde bile etkileyici bir adım atamayan Türk edebiyatının parlayan yıldızı olduğuna şüphe yoktur. Türkiye’de dalaşma, husumet seven, biraz da kıskanç edebiyat çevreleri Orhan Pamuk’a ne gerekçeyle yüklenirlerse yüklensinler, bu gerçek değişmez…

Pamuk yıllardır ABD’den Japonya’ya, Avrupa’dan Asya’ya edebiyat eleştirmenleri tarafından dünyanın en önde gelen, en yaratıcı, en derin romancılarından birisi olarak kabul edilir.

Pamuk ödülü bu nedenlerle aldı…

Nitekim İsveç Akademi Sekreteri Horace Engdahl ödülü kimin kazandığını açıkladıktan sonra, ödül verilme gerekçesini şöyle belirtiyordu:

“Çağdaş romanın köklerini değiştirdiği için…”

Ve devam ediyordu:

“Bunun anlamı şudur: Kendisinin romanı, bizim, batılıların elinden aldığı ve bizim şimdiye kadar gördüğümüz romandan tamamen farklı birşeye dönüştürdüğü söylenebilir…”

Bu ne demektir, farkında mıyız? Orhan Pamuk’un Dostoyevski gücünde bir yazar olarak, bir çığır açıcı olarak ilan edildiğinin farkında mıyız?

Sadece temada, kurguda, dilde değil “paradigma”da yenilik…

Bu, Türk dilinde yazan, Türkiye üzerine yazan, kimlik meseleleriyle uğraşan, dil, toplum, tarih ilişkileriyle içiçe eserler veren, bu diyarın geleneğini Batı’ya anlatan bir insana, buralı bir insana, bir Türk’e verildi.

Hiçbir siyasi bakış, hiçbir siyasi fikir, ne benimki, ne sizinki, ne de Orhan Pamuk’unki bu çıplak sesin önüne geçemez…

Tek cümleyle Orhan Pamuk, romanı yeniden kuran yeniden tanımlayan biri olduğu için dünya sahnesindedir.

Soru 2: Orhan Pamuk Nobel Ödülü’nü neden şimdi aldı?

Kanımız ve yanıtımız şu:

Siyasi açıklamalar yaptığı için değil, tersine siyasi açıklamalardan uzak durduğu için…

Gerçekten de geçen yıl ödüle en yakın aday olarak gösterilen Orhan Pamuk, ödülü siyasi açıklamalarla fazla ön plana çıktığı için alamamıştı. Bu konuda jüri ikiye bölünmüş ve ödül İngiliz yazar Harold Pinter’e gitmişti.

Bu arada Pinter’in yaptığı son açıklamayı da bir kenara not etmek lazım:

“Bundan daha fazla sevinemezdim. Pamuk’un geçen yıl kazanmasını beklemiştim ama birisi araya girdi. O büyük bir yazar ve bu ödüle en layık kişi”.

Yeterince açık değil mi?

Şunu unutmayın:

Kim ne derse desin Orhan Pamuk’un ve onun üzerinden Türk kültürünün onurlandırılması sonsuza kadar hatırlanacaktır…

Posted by alara aslihanin annesi at 20:41:53 | Permalink | No Comments »

Ortaçağ karanlık mıydı?

 

Ortaçağ karanlık mıydı?



Bizde kim gerici bir hareketle karşılaşsa Türkiye’nin “Ortaçağ karanlığı”na sürüklendiğinden dem vurur.
İnsanı ürküten bir tanım bu… Belki atıl laik kitleleri sarsmakta işe yarıyordur.
Ama tanımın kendisi sorunlu….
Fazlaca Hollywood filmi izlemekten kaynaklanan bir yanılgıya ya da tarihe Batı’dan bakma kompleksine dayanıyor.
Evet, Ortaçağ karanlıktı; ama Avrupa’da…
İslam dünyasında ise sanıldığının aksine neredeyse bir Rönesans aydınlığı yaşanıyordu.
***
Papa XVI. Benedictus İslam dünyasını birbirine katan talihsiz demecinde 14. yüzyılda kaleme alınmış bir eserden alıntı yaparak şunları söylemişti:
“Muhammed’in yeni olarak ne getirdiğini bana göstersene… Bu konuda inandığı dini kılıçla yayma buyruğu türünden kötü ve insanlık dışı şeylerden başka bir şey bulamazsın.”
Alıntılanan kitabın kaleme alındığı 14. yüzyılda, asıl Avrupa “kötülüğün ve insanlık dışı şeylerin” pençesindeydi.
“Kara ölüm” veba, yaşlı kıtayı kasıp kavuruyordu.
Hastalıktan Yahudileri sorumlu tutan bir dini grup, Yahudilerin toptan katli için ayaktakımını sokağa döküyordu.
Engizisyon, Mesih beklentisiyle kendini kırbaçlayanla baş etmeye çalışıyordu.
Hastalığın etkisiyle sabana dayalı tarımdaki gelişme durmuş, toprak mülkiyeti bölünmüş, yoksullaşan köylüler ayaklanmıştı.
Yüzyıl savaşları patlamıştı. Fransa ve İngiltere monarşileriyle çatışan papalık ikiye bölünüyor, akılla imanı uzlaştırma çabaları, gericiliğin zırhına çarpıyordu.
Kilise, bütün faciaları cadıların kışkırttığı propagandasıyla büyük cadı avına hazırlanıyordu.
(Bkz: William H. McNeill, “Dünya Tarihi”, İmge Y., 1994)
***
Elbette bir değil, birçok Ortaçağ var. Ancak genel tabloda Doğu çok daha parlak durumdaydı.
13. yüzyıl sonunda kurulan Osmanoğulları, ciddi bir miras devralmıştı.
Anadolu’da, “Kâfir dahi olsa kimsenin kalbini kırma” diyen Ahmet Yesevi, “Putperest olsan yine gel” diyen Mevlana Celaleddin Rumi, bütün Balkanlar’a ışık saçan Hacı Bektaş Veli gibi düşünürlerin imza attığı eşsiz bir kültürel zenginlik yaşanıyordu.
İbn Sina’nın eseri “eş-Şifa” Latince’ye çevriliyor, Batılı tıp adamlarına model oluşturuyordu.
Bugün daha ziyade şairliğiyle tanıtılan Ömer Hayyam, yüksek matematikte, fizikte bir Şark ihtilali yaratıyordu.
“İslam bilginleri Kahire, Bağdat, Şam, Endülüs okullarında, teoloji, metafizik, mantık, tıp, astronomi, cebir, geometri, gramer dersleri veriyordu.” (Bkz: “Ortaçağ Aydınlığı”, Doğu Batı dergisi, s. 22)
***
Sonra Haçlı saldırıları, Moğol istilaları ve içteki İsmaili terörü 13. yüzyılda İslam dünyasında bilimi, kültürü tıkadı ve gerilemeye yol açtı.
Batı ise değişim ve uyum yeteneğinin sağladığı yeni açılımlarla Rönesans’a doğru yürüdü.
Bunları bilmeden ya da bile bile “Ortaçağ karanlığı”ndan söz etmek, bu toprakların mazisine hakarettir.
Papa’nın Haçlı seferi zihniyetiyle düşmanlık yayan sözleri, belki biraz da bizim o maziyi yok saymamızdan cesaret almıştır.

can.dundar@e-kolay.net

Posted by alara aslihanin annesi at 20:34:51 | Permalink | No Comments »